Hayrın Anahtarı Şerrin Kilidiydi
On yıllardır etraf çok pusluydu. Ya da öyle gösteriliyordu.
Bu da birilerinin işine çok geliyordu. Bilhassa din öteleniyor dindar da
ötekileştiriliyordu. Dini mekânlar çağın dışına atılmak için her türlü şeni ve
gaddar muameleye maruz bırakılıyordu. Gün geçtikçe putlar artıyor puta taparlar
etrafta aymazca ve arsızca dolaşıyor özellikle putperestler en çağdaş insanlar
gibi arzı endam ediyorlardı. Hassaten mektepler putperestliğin tapınağı haline
getirilmiş biz de bu eziyetten hissemizi alarak yüksek tahsil evresine
geçmiştik.
Geldim mi gönderildim mi buraya! Yok yok yanılmışım biraz.
Hem geldim hem de gönderildim büyük doğrular arasında.
Şu şehir elbette göğsünü emdiğim sinesinde ısındığım annem
değil. Hissedemiyorum gerçek ana kokusunu onda.
Ve hâlâ hatırlıyorum beni otogara bırakan o gözleri. Sadece
o gözleri hatırlıyorum. Bana şefkat hayata endişeyle bakıyordu. Ardına bakmadan
çekip gitti.
Dedim ya hayatım çoğu çile azı neşe olan bir başlangıçla
dokunmaya başladı. Umarım sonu böyle gelmez diyordum. Ve dedemin cenderme
cenderme diye anlattıkları yakın tarihimiz korkusuyla ömrüme ömür ekleniyordu.
İşte yine yollardayım. Ömrün bütün anları ve emelleri gibi
uzayıp giden ve ucu görünmeyen yollarda. Bu defa elimde bir belge var. En
kıymetlisi o.
Mevsim bahar sonu yazın bitiş anı. Yılan gibi yollardan
süzülen otobüs başarının yanında bir de endişe yükünü taşıyor. Yolculuğumun adı
üniversite gençliği yıllarıydı. Bir meçhule mi yolculuğum yoksa meşhuda mı tam
bilemedim. Lakin orada beni bekleyenlerin olmasını çok istedim.
Şehri gösteren uca gelmeden okuyacağım üniversitenin
kampüsünü gördüm solumda. Ve tam kampüsün girişinden geçerken öğrencilerin
sıraya dizilerek cendermelerin kontrollerinden geçmiş şekilde içeriye
alındığına tanık oldum. İmkânım olsaydı hemen dönerdim. Çünkü dedemin
cendermeleri benim kâbusum olurdu çoğu zaman. Şimdi de öyle bir kâbusla mı
uyanacağım bu hayata diye endişelenerek şehre doğru yol alan otobüste koltuğa
gömülüp durdum.
Otogardayım. Bir tarafım yeni bir şehre gelmenin heyecanı ve
yeni yaşamın ilk adımının bana yaşattığı kaygıları gösterirken diğer tarafım
güvenebileceğim ve sığınacağım sağlam bir limanın arayışını tamamlayamanın
endişesini gösteriyordu. Birden yıllar önce Topkapı otogarında yaşadığım kâbusu
hatırladım. Tam kaygının tuzağına düşecektim ki karşımda sadece gülen ve
hemşerim diye bana yönelen bir sima duruyordu. Anlımda yazmıyordu memleketim
ama halimden belli oluyordu emekçi olduğum.
-Bitlisli olduğumu nereden bildiniz.
-Siz söylediniz.
-Ben öyle bir şey söylemedim.
-Ama bak otobüsünüz oradan geliyor. Hatta Ahlatlısınız.
-Allah Allah! Neredeyse ismimi de söyleyeceksiniz.
-Tabi. Mehmet Emin değil mi! Dedi ve ardından benim şok
olduğumu hatta biraz da korktuğumu görünce yıllarca şahit olacağım o güzel
kahkahasını tekrar attı hem de bütün dişlerini göstererek. Ve usulce fısıldadı.
-Kardeşim senin ismini bize gönderdiler. Biz de seni
karşılamak ve misafir etmek istedik. Hemşerin olarak ben geldim seni almaya.
Buyur gidelim bizim kaldığımız binaya.
Bir anda korkularım gitmiş, omuzlarımdaki yükler kalkmış ve
o masum ve mütebessim yüzde bir yanlışlık olmayacağına dair saf inancım her
tarafımı sarmıştı.
Liseli yıllarda aşina olduğum sonra bir fetret devri
yaşayarak uzaklaştığım ortama tekrar kavuşuyordum sanki. Yeniden o yüce ruhun
ve inancın tecelli ettiği ortamı bana nasip ettiği için Rabbime şükür secdesi
etmeyi neredeyse otogarda yapacaktım. Uzun yıllar sonra İslam’ın saf ve sade
yaşandığı bir ortamda kalarak yüksek tahsil hayatımı gerçekleştirecektim.
Elbette kaygılarım vardı bu ortama dair. Bilhassa ortamdaki insanlara dair.
Bismillah diyerek apartmandan adımımı içeriye atarken şöyle
bir ağırlık hissettim. Vakit öğle ile ikindi arasıydı. Tam içeri girerken
birisi seri bir yürüyüşle ve tam tekmil bir şekilde dışarı çıkıyordu. Çok güzel
yüzlü ama telaşlı, merhametli aynı zamanda bilge, mütebessim hem de ciddi,
ilgili bir o kadar da programlı bir simanın olduğu ağır bir başı taşıyan;
estetik ve şık bir gövdeyi güzel kıyafetlerle buluşturan adam gibi adam hatta
ömrümde böylesine ilk defa rastladığım güzel bir insan bizi görünce hemen gider
diye düşündüm. Çünkü onu gören herkes yol veriyordu. Peki o ne yaptı biliyor
musunuz? Şimdi onu tanıyanların çoğu diyecek tabii ki biliyoruz. Bence
bilmiyorsunuz ama öyle olsun.
Ve ben o zatın hangi özel adam olduğunu soracaktım ki buna
ihtiyaç kalmamıştı. Malatya’nın Abisi budur dediler. Birden böyle bir Ağır Abi
ile aynı ortamı solumanın havasını atmanın ne büyük bir zevk olduğunu düşünerek
bıyık altından değil açıktan gülmüştüm. Etrafım ise buz kesmişti bu
gülümsemeye. Galiba kara listeye yazılma hareketlerimin ilki bu olmuştu. O gün
bugündür hayatımdaki en büyük ıstırabın anlaşılamamak veya yanlış anlaşılmak
olduğunu hep yaşayıp durdum. Belki kusur bendedir. Ben anlaşılamıyorum. O günkü
sevincim ve iftiharım bir istihza diye anlaşılmıştı. Bundandır ki o ağır abinin
yanındakiler hep bir mesafe koyarak onun yamacına yanaşmamıza pek müsaade
etmemişlerdi. Zaten bir müddet sonra kendileri de o yamaçta tutunamadılar.
Tahsillerini yarı tamamladıktan sonra her biri memleketin farklı yerlerinde
aynı ortamı ve ruhu inşa etmeye gittiler.
Evet Mehmet Ali Abi gerçekten de Malatya’nın en ağır
abilerindendi. Ağırlığının kanıtı onun yanında ona daima hasret kalmanızdı.
Üveysi bir muhabbet ve hürmetle ona kavuştum tam da canım canına değdi derken
alabildiğince uzaklaşmışsınız gibi hissetmenizde yatardı bu ağırlık.
Ağırlığı yaptığı ibadetin çokluğunda değil daima ruhun
maverasında olan bir manevi buudda görünen tarafının aşikâr olmasındaydı.
Biz tanış olduğumuz yıllarda ihlas apartmanının zemin
katında yaklaşık 9 metrekarelik bir odada kalıyordu. İki büyük odanın
arasındaki bu küçük oda onun bütün ferdasının, fizik ve ötesi dünyasının inşa
edildiği çile odası gibi bir yerdi. Bu bilinçli bir tercihti. Mekân geniş olsaydı
onu dolduran insan sayısı da artacaktı. Böylece davasına ve sevdasına fazla
vakit kalmayacaktı. Çünkü ondaki naiflik bir zirveydi. Odasına gittiğinizde
Allah’ın hususi vakti olarak bilinen namaz demine kadar orasını meşgul
etseydiniz dahi o kalkın gidin demezdi. Hatta odasında var olan türlü türlü
şifa kabilinden nimetlerini size ikram ederdi. Onun için odasında en fazla üç
kişi oturabilirdi ki oturabilirse mekânın ağırlığından.
Mehmet Ali Abi hep kendisi oldu hiç başkası olmadı. Özgül ve
özgün ağırlığı da buradaydı. Başkasına benzetmelerin hiçbirine itibar etmedi.
Hatta açıktan methedenleri çoğu zaman tekdir etti ya da gerçekten duymadı. Onun
tek derdi sade ve mütevazı bir kul olmak yani bütün ihtişamını sadelikte ve
samimilikte bulan kulluğuna devam etmekti.
Bütün davası Allah’a kul Efendimize de ümmet olmaktı.
Risale-i Nur ve Bediüzzaman Said Nursi hazretlerinin onun hayatının en büyük
hakikatlerinden biri olmasının ruhu ise sürekli okuduğu şu gerçeklikte yatardı.
“Maahaza, mebde-i hayatına şek ve şüpheyle bakan adam,
herhalde masdarla mazhar, menba ile mâkes, zâtı ile tecelli aralarını
fark edemiyor. Ve bu yüzden şüpheye
düşer. Evet, Nebiy-yi Zîşan
(a.s.m.) tecelliyât-ı İlâhiyeye mazhar ve mâkestir; masdar ve menbâ
değildir. Çünkü, o zât yalnız âbiddir ve ibadetçe herkesten
ileridir. Demek, bu kadar
görünen terakkiyat, kemâlât onun zâtî malı değildir.
Ancak hariçten verilen, Rahmân-ı Rahîmin tecellîleridir. Evvelce
beyan edildiği gibi, hiçbir şey, bir zerreye bile mânâ-yı ismiyle
masdar olamaz. Amma bir zerre, mânâ-yı harfiyle semânın
yıldızlarına mazhar olur. Yalnız gaflet ile
o zerrenin masdar olduğu zannıyla bakıldığından, san'at-ı
İlâhiyeyi tâğûtî bir tabiata mal ederler.”
Mehmet Ali Abi kendisi olduğu için daha doğrusu daima sade
Müslüman kaldığı için herkesi de olduğu gibi kabul etti. Öncelikle kimseyi
değiştirmek değildi ideali. Hep kendini geliştirmek, temsili tebliğden daima
bir adım önde tutmaktı bütün gayret ve cihadı. Çok yakınında olanlar onun sanki
hep bir murakıp gibi kendilerini gözlemlediğini düşünerek onu çok az
anlarlardı. Eğer böyle bir hali olsaydı istila ve istimlak edilerek ümmetin
umudu ve ümidi olmaktan çoktan uzaklaşmış olurdu. O bunun çok farkındaydı ama
fark ettirmezdi çoğu zaman.
80 ve 90’lı yılların gençliği olarak en bereketli toprakları
onda sürdük. En temiz suyu ondan içtik. En helal gıdalanmayı onunla tattık. En
helal sesleri onun kulağıyla dinledik. En derinden gelen sesleri ve sözleri
onun dilinden duyduk. En güzel görme biçimlerini onun gözleriyle yakaladık. Hülyası
ve rüyası olan aynı zamanda yaşadığımız hayat kadar hakikat olan öte tarafın
bütün gerçekliğini onunla yaşadık. O bizde çekirdekti biz onun gövdesine
takılan meyveler olduk. O bizde esen bahar meltemiydi biz zıpırlıklarımızla
onda olan hazan mevsiminin en hazin esintileriydik. Göğümüzdeki zamanın en sade
ve kutsal kandiliydi ki onun göğünde nice yıldızlar gibi sanki bizler de
yerimizi alıyorduk.
Bütün mevsimleri yaşardı ama bize sadece baharın ihtişamını
yazın semeratını ve dahi kışın hayat kadar kıymetli olan ölüme bakan tarafını
gösterirdi.
Gök kubbemizin her ayağının saf iman ve ibadet olması için
kendini bir pelikan kuşu gibi feda eder kırlangıçlar gibi ömrünü heder ederdi.
Hep aramızdaydı lakin sürekli uzağımızdaydı. Bir türlü tam
yakınına sokulamazdık. En yakında olanlar dahi ondan çok uzaktaydı. O sürekli
dimağıyla meşgulken biz de damağımızın tatları peşinden koşmaktaydık.
Çok konuşmazdı. Konuştuğu zaman da hemen susmanın yolunu
arardı. Ve dinlemeyi çok severdi. Marifetinin hakikat boyutundaki en insani
tarafını bu dinleme eylemi oluştururdu. Dinlemesini bilmeyenin konuşma hakkını
hak etmediğini düşünür ve mütebessim bir sima ile derdinizi ona arzetmenizi
beklerdi. Siz heyecanlanırdınız. O ise sade ve nazik bir Müslüman olarak size
yardımcı olurdu. Zaten siz bu sadelik ve naziklik karşısında heyecanlanırdınız.
Genci ve yaşlısı Malatya’nın gönlü imanla dolan o kahraman
halkı bu çağın azizini ve asrı saadet Müslümanını büyük bir şefkatle
bağırlarına basmışlardı. O ise herkesle kardeş olmanın ve bu şehirde iman ve
Kur’an’a hizmet etmenin heyecanını ve sorumluluğunu yaşıyordu. Mesela
Komşuoğulları’ndan Korkusuz’una, Hasan amcadan Hüseyin Bozat amca ve Mecit
amcaya; Yetiş abilerden Aslan abilere, Veysel ve Sıddık abiden Vaiz abiye,
Davudi sesli Nurettin Gürbüz abiden taksici Enver abiye fotoğrafçı Muhammed
abiden eczacı Hasan abiye artist Köksal abiden mütevazi Mustafa Bingöl abiye
molla Süleyman Hocamdan derviş Kazım hocama Cumali Hambay hocamdan Mehmet
Bulduk hocama yakınında ve uzağında olan daha nice kıymetli kardeşleriyle
bilhassa Şener hocamla bu şehirde Allah
resulünün sahabeleri gibi bir ve beraber idiler.
Ya misafirlerle olan o Muhammedî ilgi ve alakasına ne
demeli! Hangi yaşta olursa olsun misafir dediğinizde akan sular dururdu Mehmet
Ali Abi için. Misafiri razı etmek için herkesi ve her şeyi seferber ederdi.
Hele misafirin ümmete bilhassa ittihad-ı İslam’a bakan bir vasfı olsaydı artık
ihlas apartmanı yeniden yeniden hem de en tahir bir hal ile hazır hale
getirilirdi. O kocaman salonu dolduran bütün halk sanki bu hazırlığı bütün
iliklerine kadar hissederdi. Yatılı kalan misafirlerin ise her şeyiyle
ilgilenerek peygamberi bir mirası bütün talebelere bilhassa yanındaki
kardeşlerine rol model olarak tavsiye ederdi.
Haktaki acayip sebatı, Kur'an ve sünnete olan harika
sadakati, müslümanca yaşamadaki sarsılmaz disiplini, mahrem mesafeyi korumadaki
tatlı-sert tutumu, çağın ümitsizliğine mukabil peygamberi şefkati, izetli ve
şerefli yaşam için vazgeçilmezi olan iktisat ve kanaati Mehmet Ali Abiyi galiba özetleyen
hususiyetleriydi.
Hele öğrencilere olan
şefkat ve sahabeti galiba çoğu ebeveynden daha fazla idi. Ondandır ki Malatya
şehri benim ve önceki neslin hülyasında ve hayatında bir şehr-i nur ve maide
gibi kaldı.
O, hiçbir şeyimizi bilmiyor gibi davranır ama her halimizden
haberdar olurdu. Özellikle Ramazan ayları ve yaz okuma programları bir şenliğe
ve şehrayine dönerdi. Ramazan ayı boyunca bütün şehre dağılır her akşam bir
müminin evinde iftar eder, büyük bir heyecanla teravihlerimizi eda ederdik.
Bütün dünyanın hızla tuzağına düştüğü okumamazlığın bizim
semtimize uğramaması için her boşluğumuzu kitap okuma programlarıyla doldurur
ve nitelikli okumalarla zihnimiz egzersiz yapar karihamız tefekkür ve hikmetle
dolar sonraki yıllarımız bu sermaye ile hep hayat bulurdu.
Ömrü ibadetle geçen en azından 82 yıllık ömrünün 33 yılına
şahidim Yarab diyeceğim ve son 10 yılını hastalığın en elimi olanıyla geçiren
Mehmet Ali Abi’yi tanımanın bahtiyarlığını yaşarken ona bu son deminde hizmet
eden bütün Malatya cemaatine şükranlarımı arz etmeyi bir borç bilirim. Bilhassa
Erhan abinin kahramanlığı, Sadık abinin muhteşem sahipliği Selahaddin Abinin
şefkat ve metaneti bilhassa Hafız Muharrem kardeşimin bir evladın babasına
yapamayacağı fedakarlığı yıllarca yaparak onun ebedi yolculuğuna izzet ve
şerefiyle yolculamaları şükranın en ihlaslı ve hakkaniyetli olanıdır
diyebilirim.
Hulyası kalmayınca hâyatın ne zevki var? diyor Yahya Kemal Beyatlı.
Mehmet Ali Abisiz bir Malatya’nın elbette zevki var ama o
eski zevki ve güzelliği bir daha olmayacak gibi.
Kabrin cennet bahçelerinden bir bahçe olsun
Yasinler Fâtihalar aminler meleklerin olsun
Burada kalanların gözleri nemli kalbi imanlıdır
Huzur u ilahide senden razılığımız ikrarımızdır